MERSİN’DE OPERANIN “BABASI”: YAŞAR ESGİN- 2 (ANILAR)
Mersin Sondakika

MERSİN’DE OPERANIN “BABASI”: YAŞAR ESGİN- 2 (ANILAR)

Mersin’in duayen sanatçılarından Mehmet Çeto Tekkanat,”Yaşar Esgin hocamla geçen hafta , gerçekleştirdiğim söyleşimiz sonrasında o kadar güzel geri dönüşler oldu ki! Bu arada söyleşimizi gerçekleştirirken ilginç ve güzel anılarını anlattı. Bu anıların yalnızca bizde kalmamasına karar verdim ve hocamın anlattığı anılardan seçmeler yaparak sizlerle paylaşmaya karar verdim.”
Bu haber 2022-08-25 17:00:10 eklenmiş

 

TEKKANAT’LA SANAT SÖYLEŞİLERİ

 

MERSİN’DE OPERANIN “BABASI”: YAŞAR ESGİN- 2 (ANILAR)

 

Mersin’in duayen sanatçılarından Mehmet Çeto Tekkanat,”Yaşar Esgin hocamla geçen hafta , gerçekleştirdiğim söyleşimiz sonrasında o kadar güzel geri dönüşler oldu ki! Bu arada söyleşimizi gerçekleştirirken ilginç ve güzel anılarını anlattı. Bu anıların yalnızca bizde kalmamasına karar verdim ve hocamın anlattığı anılardan seçmeler yaparak sizlerle paylaşmaya karar verdim.”

OPERA SANATINA BAŞLAMA: HİKMET KARAA

TEKKANAT- Sevgili hocam, opera sanatıyla tanışmanızda kimlerin ve hangi olayların etkisi oldu?

ESGİN-Baba yarısı ve beni keşfeden Müzik hocam Hikmet Karaa’dan söz etmek istiyorum... Müzik dersinde birlikte şarkı söylenirken beni duyuyor, hemen kapı boşluğuna alıp şarkıyı tekrarlattı... İşte benim Ankara maceram böyle başladı, beni konservatuvara yollamak için gerçekten çok çaba harcadı... Önce dayımla sonra babamla konuştu, babam kesinlikle reddetti, onun niyeti beni çocuk doktoru (nedense) yapmaktı...

Şimdiki operamızın şeref salonu en popüler salondu Mersin’de... Hikmet hocam burada bir küçük dinleti düzenlemişti, küçük orkestramızla Schubert Liedler söylemiştim... Bu konsere, hocamızla yakın olan Mersin Valisi Ömer Lütfi Hancıoğlu beyefendi de gelmişti... İlk kez sahneye çıkmam burada olmuştur... Babam dört düğmeli bir takım elbise yaptırmıştı bu konser için, yani çok şık bir solisttim... Heyecanımı gören hocam, beni epeyce yüreklendirdi ama sahne başkadır, orada tek başınıza kalırsınız...Yaşamımda öylesine kalın çizgilerle çizilmiş ki

Bu konseri tüm detayları ile hatırlarım... Schubert’in belki en duyulmuş şarkısı, An dieMusik ilk parçamdı. (Bir kaç ay sonra konservatuvar sınavında söyledim bu şarkıyı. Ahmet Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin ve Necil Kazım Akses hocalar şaşkınlık içinde izlediler) Mızıka ve mandolinlerden oluşan, hocamın kemanla katıldığı orkestra da bana eşlik edecekti... Bacaklarımın titremesine engel olamıyor hatta yürüyemiyordum... Kaçmayı düşündüm ama Hikmet hocamın o sert bakışları beni caydırdı... Sahneye çıktım orkestra çaldı ama hiçbir şey duymuyordum ve hatta ne söyleyeceğimi bilmiyordum... Sözler tamamen silinmişti,  bu telaş ve korku ile ben müziği de unuttum evet müzik de silindi gitti... Hocam, sürekli melodiyi çalarak bana yardım etmeye çalışıyormuş, ama ben asla duymuyordum, orkestra ile attım, salladım,  uydurdum ve ilk şarkı bitti, laf aramızda fena da olmamıştı yani kötü tınlamadı... Merdivenlerde Hocam yakaladı beni ve hayret kızmadı “ikinci parçada daha dikkatli ol” dedi

Bu konuyu hocamla hiç konuşmadık, o da konuyu açmadı... Üzerinden yaklaşık 60 yıl geçti, ben hala düşünürüm o gün hata yapmadım mı acaba diye... Konu dağıldı… Anı içinde anı oldu... Bu konseri çok beğenen valimiz beni kutlarken neler söyledi hatırlamıyorum, ama güzel şeyler söylemiştir diye düşünüyorum... Hikmet hocam bu konserden cesaret alarak dayımla birlikte babamı, Valimiz Ömer Lütfi Hancıoğlu’na götürüyorlar ve benim konservatuvar sınavına gitmem karara bağlanıyor...

TEKKANAT- Özellikle babalar, çocukları için garanti gördükleri bir meslekleri olsun istiyorlar. Benzer şeyleri birçok öğrencimin babasında gördüm ve onları zor ikna ettim. Şimdi çocuklarıyla gurur duyuyor ve bana teşekkür ediyorlar... Evet, hocam gelelim sınava…

ESGİN-Sınav çok kalabalıktı ve ilginç bir taraf vardı,  çoğu katılımcılar bir şekilde opera sanatçılarından özel ders almışlar ve şakır şakır şarkı söylüyorlardı... Tabi bir taşra çocuğu olarak moralim sıfır olmuştu... Mehmet Ergüven, Aydın Toksoy ve Rahmetli Müfit’le o atmosferde tanıştım ve çok ilginçtir kazanan sekiz kişi içinde bizler de vardık... Bu vesile ile canım Hocam Hikmet Karaa beyefendiye, Dayım Ahmet Özgün’e ve Mersin Valimiz Ömer Lütfi Hancıoğlu’na dualarımı gönderiyorum

“ANNE, BABAM ÖLÜYOR!”

TEKKANAT- Sahnedeyken yaşadığımız o kadar güzel anlar/ anılar var ki, bunlar bazen yaşamımızı çok etkiler.  Böyle anılardan birini paylaşalım mı hocam?

ESGİN-Sahnede olduğunuz sürece pekçok sürpriz veya komik olaylarla karşılaşmanız kaçınılmazdır,birde bu olaylara aileniz karışırsa artık dayanılmaz...

Tiyatro sanatçısı olan küçük kızım Gizem, henüz 5-6 yaşlarında,rahmetli eşim matine olması nedeniyleIV.Murat temsiline getirmiş. Sıkı sıkı tembih ettimönlere oturmayın,konsantrem bozuluyor diye.

IV.Muratgüzel olduğu kadarda zor bir eser,benim bir özelliğimde, sesimden enerjimden asla tasarruf etmem ve tepeden tırnağa oynarım. Deyim yerindeyse eserin sonunda ölüm çıkardı, her oyun 4-5 kg verirdim.

Kısaca oyundan söz edeyim. Eser, dramatik ve 3 saate yakın sürüyor, seyirci 3 saat boyunca dramatik unsurlarla eserin içine alınıyor konsantre ediliyor. Eserin sonunda Murat dramatik bir şekilde ölüyor. Bu sahnede, kendinde olmayan padişah, adım adım ölüme yürüyorve  sağa sola emirler veriyor,şehzadenin öldürülmesini emrediyor ve gürzünü alıp havaya kaldırıp tahtının üzerine yıkılıp ölüyor. Buralarda nefes nefese oynuyorum,  çok da güzel bir şarkı söylüyorum ve artık ölüm sahnesi geliyor... Bir anda salondan bir çığlık yükseldi, hemen arkasından daha kuvvetli bir çığlık ve "Anne babam ölüyor... Anne babam ölüyor…”bu benim minik kızımdı, herkes şokta... Ben saatlerce uğraşıp insanları ağlatacağım sırada, seyirci şaşkın, ağlayanda var gülen de... Küçük kızım, kim bilir belki de bu temsilin etkisi ile tiyatroyu meslek olarak seçti... Türk tiyatrosu ve balesine kızlarım Gizem ve Nil’i de kazandırmış olmanın gururunu yaşıyorum.

TEKKANAT-Kesinlikle etkisi olmuştur diye düşünüyorum. Bir de seyircilerin kendini oyuna kaptırıp bazı tepkiler gösterirler. Bununla ilgili bir anınız var mı?

ESGİN- Olmaz mı? Adana"da Damdaki Kemancı’yı oynuyoruz... Salon tıklım tıklım dolu.Tevye"ninBir Zengin Olsam Ben şarkısını, sahneden salona inerek söylüyorum ve insanlar yerlerde oturdukları içinaralarından geçmede ciddi zorluklar yaşıyorum. 2.perdenin başı kızlarımdan biri bir gençle evlenmek üzere anlaşıyorlar ve bunu bana söyleyecekler... Çok gergin bir sahne...Tevye, bir baba olarak kendisine sorulmamasını,  kendi başlarına karar vermelerini bir türlü içine sindiremiyor... Sahnenin önünde bir bank üzerinde oturmuş ah vah yakınıyorum,birden önümde bir çift ayakkabı gördüm başımı kaldırdım dehşetten nutkum tutuldu,bir yaşlı bayan boynuma sarıldı, ağlıyordu.  Benim üzülmememi,herşeyin bir çaresi olduğunu anlatmaya çalışıyordu... Oyun durdu ve bu bayanın yerine oturtulması gerekiyordu,yavaş yavaş sakince sahnenin iki yanında olan merdivenlerden indirdim, koluna girdim yerine oturttum ve oyuna devam ettim... Seyirci büyülenmiş gibi sessizdi...

TANRININ TEVYE BABA’YA CEVABI!

TEKKANAT- Oynarken bazen bizim de beklemediğimiz şeyler olur. Böyle durumlarda sanatçının deneyimi ve zekası devreye girer. Ve seyirci üstünde beklenmedik etki yaratır. Sizde böyle bir anı var mı?

ESGİN- Olmaz mı, çok var. Biz sanatçıların en hoşlandıkları olay hiç beklemedikleri bir zaman ekstra alkış almalarıdır, laf aramızda bayılırız...(hem de nasıl bayılırız!)

Tarsus Kültür Merkezi’nde Damdaki Kemancı müzikalini oynuyoruz... Sütçü Tevye, yoksulluğunu hep tanrının kötü yönetimine yorar ve sık sık onunla irtibat kurar konuşur, şakalaşır veya tartışır... Böyle bir kavga sırasında şikayetlerini sıralar“nolur artık beni kolla” türünde şiddetli haykırmalar olur ve dönüp kulise çıkmam gerek...  Tam o anda hava öyle bir gürledi ki, böyle bir gürültüyü daha önce duymadım, sanki salonun içine büyük bir bomba düştü... Bu ses benim tanrı ile olan iletişimimin kanıtı gibiydi sanki... Hemen geri döndüm sahnenin önüne yürüyerek“gördünüzmü” dedim... Çok uzun alkış aldı... Güzel bir kış günü anısı oldu bana...

OYUNCU KEDİ!

TEKKANAT- Sevgili hocam, hayvanlara olan sevgi ve düşkünlüğünüzü biliyorum. Bununla ilgili ilginç ve çok keyifli bir anınız var. Onu paylaşalım mı?

ESGİN-Yaşamımın önemli bir parçası hayvan ve yeşildir… Bunlara duyduğum ilgi benim akülerimi hep dolu tutmuştur...

Bir turne çalışmasının yoğunluğu sırasında odamda çalışıyordum... BaşdekorcumuzAhmet Terlemez abimiz geldi telaşla... “Sen kedilerden anlarsın, hele bir aşağı gel, bir kedi var herkese saldırıyor”. Merakla indim operamızın fabrikasının olduğu bölüme... Burada dekorla ilgili tüm imalatlar yapılır ve bazı dekorlar duvarlara yaslanarak saklanır... Temsil günü asansörle sahneye çıkarılır ve kurulur...

Bu büyük panoların arasına bir kedi yuvalanmış, burayı kendi evi olarak benimsemiş, yaklaşana zarar veriyor,  hem de ne zarar... Güzel bir sarmandı ve hamileydi... Yapılacak tek şey, onun güvenini kazanmaktı, bunun yolu da mamadan geçiyordu... Hemen Ulus’tan biraz ciğer alıp kızımıza mama hazırladım.Hergün birkaç kere yakınlaştık ve bana başını sevdirmeye başladı, ama yalnızca bana. Ona yaklaşmak isteyen bir balerin arkadaşımıza ciddi zarar vermişti... Günler hızlıca geçti ve birgün aşağıdan haber geldi, kızımız doğum yapıyor!  Hemen hazırladığım çanta ile fırladım, aşağıdaki manzara inanılmazdı. Tüm atölye çalışanları toplanmış ve gürültü yapan makineler kapanmıştı... Bu duyarlılığı asla unutmam... Panoları olabildiğince kenara çektik,  ben yanına yaklaştım, diğer taraftanda iki balerin arkadaşım girdiler...Doğum başlamıştı ancak zorlanıyordu... İlk aklıma gelen karnına masaj yapmaktı, hiç bu kadar samimi olmamıştık, ama hayret bana izin verdi

Bir iki derken üç bebeğimiz oldu... İlerleyen günlerde, ikisini sahiplendirdik diğeri operamızda kalmıştı...

Herşey tıkırında gidiyordu o vahşiliği kalmamıştı ve operanın ilgi odağı olmuştu,ta ki o temsile kadar...IV.Murat oynuyorum, son sahne, yani Murat’ın dramatik şekilde ölümü(Aylar sonra küçük kızım Gizem’le tamda burada ilginç şeyler yaşadım)gerçekleşecek ve oyun sonlanacak... Çok dramatik bir sahne padişah kıvrana kıvrana ölüyor... Ama oda ne, seyircilerden bazıları kıkırdıyor bazıları gülüyor... Büyük bir telaşa kapıldım... Bir olumsuzluk vardı, ama ne? Yan taraftan görevliler koşuşturuyorlar,  herkes telaş içinde... Dikkatlerin olduğu tarafa baktım ki ne göreyim,  benim kız kulisten sahneye girmiş miyavlayarak bana geliyor... Siz olsanız ne yaparsınız... Birkaç saniye sonra sahnenin ortasında duran gürzü alıp, havaya kaldırıp, tahtın üzerine yıkılıp ölmem gerekiyor... Gürzü unuttum, doğruca benim kızın olduğu yöne döndüm...  Öğretilmiş gibi ayaklarıma sürtünmeye başladı, hemen diz çöktüm kucağıma aldım ve tahta yığılıp operayı bitirdim... En yoğun alkışlanan gece olmuştu,rezil olacağız derken kurtulmuştuk...

Ertesi gün Günaydın gazetesinde manşet: Pes doğrusu kedi bile oyuna katıldı!

İZ BIRAKANLAR… VE SPONSOR HACI SABANCI…

TEKKANAT- Mersin Opera ve Balesi için verdiğiniz mücadelede size köstek olanlar kadar destek verenler de olmuştur. Köstekleri bir kenara atalım ve destek verenlerden bahsedelim mi hocam?

ESGİN-Yaşınız ilerledikçe tabidirki kayıplarınız da artıyor...Yaşamınızda özel yer edinmiş olanların yitirilmesinden doğan acı tarifsizdir,unutamazsınız, hep özlem duyarsınız, bu hiç ama hiç eksilmez... İrfan Solmazer,Hanri Atat ve Mersin Valimiz rahmetli Çetin Birmek abilerimin yerleri hep sıcaktır ve hep böyle kalacaktır... Şeref salonumuzda pırıl pırıl yanan o kocaman avizenin nasıl oraya getirilip takıldığını anlatacağım şimdi...

Çocuk yaşlarımda sık gittiğim kütüphaneydi bu şeref salonu ve benasla o avizenin altına oturmazdım, kopup beni ezecek diye bir korkum vardı... Kenarmasalar daha güvenli gelirdi... Çocukluk işte... Operamızın kuruluşu 3-4 oda ve 7-8 kişi ile gerçekleşti.Ben sabahtan akşama deliler gibi bina içinde yürüyor ve nerelerin bizlere engel olacağını saptamaya çalışıyordum,buradan yola çıkarak pekçok yere duvar ördük pek çok kapı pencere açtık... Bu binanın çivisine dokunamazsınız.  Bu nedenle Adana’daki kuruldan onay almanız gerekirdi,bu kurulun başında sn. Prof. Tamer Gök vardı ve ailecek görüştüğümüz can dostum bana ve Mersin’e çok yardım etti... Var olsun...

Tüm bu çalışmalar yapıladursun benim aklım şeref salonundaki o büyük avizedeydi... Yoktu, kayıptı... Uzun uğraşlardan sonra bir sandık içinde İstanbul’a götürülüp bir müzayedede satıldığını öğrendim... Bunu yapanların insan olamayacaklarına kanaat getirdim... İstanbul’a her gittiğimde hala arıyorum ve bulacağıma da inanıyorum...Binamızın onarım işleri ilerledikçe, operamızın hemen girişinde bulunan 5li avize ve şeref salonumuzun büyük avizesinin eksikliği beni hep düşündürüyordu... Operamızın açılışında karanlık bir fuaye düşünemiyordum bu konuyu sonra anlatacağım... Paramız olmasına rağmen Başbakanlık tarafından yayınlanan demirbaş alım yasağı kocaman bir engel olarak karşımızdaydı. Küçük bir fiyat araştırması yaptım 400 000 dolayında bir rakamla karşılaştım,

 İtalya’nın ünlü Murano firmasının Türkiye temsilcisi ile sık sık konuştum;sizinde katkınız olsun, bu bir sanat yuvası filan gibi yaklaşımım sonuç verdi ve İtalya’da genel merkezin de onayı ile 300 000 TL’ye kadar indiler,  ama sanırım yılbaşına kadar da bir süre verdiler... Acilen bir sponsor ihtiyacım vardı ve bir gün haberleri izlerken buldum o sponsoru; Rahmetli Hacı Sabancı... Yazdığım mektubu burada paylaşmayı istedim, ama maalesef bulamadım... Sn. HacıSabancı’nın çok yardımsever, ama özelliklede Adana’yı seven tarzı beni biraz yüreklendirdi …Ne kadar zaman geçti hatırlamıyorum,beni, adını hatırlayamadığım çok saygın beyefendi biri aradı, sanırım emekli amiraldi,kendilerinede konuyu detaylı anlattım yerini gösterdim ve ikna olduğunu gördüm... Tüm bu gelişmeleri Valimiz Çetin Birmek beyefendinin bilgisi dahilinde yapıyordum ve Sabancı’nın danışmanını Valiliğe götürdüm Sn. Valimizle tanışmalarını sağladım... Valimiz ilginç bir girişimle Hacı Sabancı Bey’i Mersin’e davet etti ve nefis bir yemek eşliğinde,Çukurova’ya yapılması gereken sanat olaylarından bahsettim... Tam da o sıralarda rahmetli Hikmet Şimşek hocamız var gücü ile Adana’da Çukurova Senfoni Orkestrasını kurmak için çaba harcıyordu...

Rahmetli Sabancı, bu büyük avizeyi yaptırmayı kabul etti. Hemen Birmek valimle İstanbul’a gittik, siparişimizi verdik. Sanırım 2 ay çizim için uğraşmıştım bu konuda,  pekçok Mersinlinin görüşünü aldım, ama benim belleğimde öylesine taze ve hatasızdıki çok beğenilmişti çizimim... İstanbul’daMurano yetkilileri ile biraz daha ilaveler yaptım çok önemli olan renkleri verdim, bugün bizi aydınlatıyor,sanat var oldukça da aydınlatsın...

HİKMET KARAA’NIN KIZI MUTLU UĞUR HANIMEFENDİDEN YAŞAR ESGİN’LE İLGİLİ BİR ANI… “BABAMIN EN BÜYÜK ESERİ, YAŞAR ESGİN’DİR”

TEKKANAT- Bu söyleşiyi hazırlarken, Yaşar Esgin hocamın yaşamında önemli yeri olan Sayın Hikmet Karaa’nın kızı Sayın Mutlu Uğur hanımefendiyle tanıştım. Mutlu Uğur hanımefendiden hocamla ilgili bir anısını yazmasını rica ettim. Bu anı hocama da sürpriz olacak. Buyurun efendim.

MUTLU UĞUR-Yaşar Esgin’le ilgili anım, 60 yıla yakın bir zaman önceye ait. O yıllarda Yaşar’la Tevfik Sırrı Gür Lisesi’nin müzik salonunda saatlerce keman çalışmış, birlikte müzik etkinliklerine katılmıştık. Babam Hikmet Karaa lisenin müzik öğretmeniydi ve ikimizi de konservatuara hazırlıyordu. Yaşar çok eğlenceli, esprili bir çocuktu ama müzik söz konusu olunca son derece ciddi ve disiplinliydi.

Birgün babamla lisenin koridorundan geçiyordum. Müzik salonundan gelen muhteşem bir ses duydum. Heyecanla,”babacım, bu kim?” diye bağırdım. Babam sese vurulduğumu anlamış, Schubert’in An Die Müzik Lied’ini söyleyen o olağanüstü basın kim olduğunu bana söylemedi.

Yaşar aynı parçayı, Schubert’inLied’ini, konservatuar şan bölümü sınavında Adnan Saygun, Ulvi Cemal Erkin vb. gibi devlerin önünde söylemiş. Hatta tekrar tekrar söylemiş istekleri üzerine ve konservatuarı 100 puanla, birincilikle kazanmış.

Ünlü bariton EduardHeindrich’in öğrencisi olmuş, çok genç yaşta operaya girmiş. La Traviata operasında solist olduğunda daha 21-22 yaşındaymış. Kesin bilmiyorum ama Türk opera tarihinde en genç solist muhtemelen Yaşar Esgin’di.

Annem, bizim konservatuara hazırlanma dönemimizde, babamın Yaşar’a şöyle dediğini anlatı: “İyi keman çalan insan bulunur ama sendeki bu ses kalitesi, bu ses rengi kimsede yok, sen opera sanatçısı olmalısın”

Babam Hikmet Karaa’nın en büyük eseri sanırım Yaşar Esgin’dir. Yaşar Esgin, hem babam hem annem için büyük gurur kaynağıdır. Yaşar Esgin her zaman her yerde Hikmet ve Neriman hocalarına saygı ve sevgisini en güzel şekilde göstermiştir. Yaşar Esgin’in insanlığı mı daha mükemmeldir, yoksa sanatçılığı mı daha mükemmeldir? Ben de Hikmet Karaa’nın izinden gideyim. İnsan her şeyden önce insan olmalı, ama mükemmel insan bulunur da, mükemmel sanatçı kolay kolay bulunmaz diyeyim.

Yaşar Esgin iyi ki sanatçı olmayı seçmiş; senelerce değişik ülkelerin sahnelerini süslemiş, seyircilerini kendine hayran bırakmış. En çok sevdiği ülkenin en çok sevdiği şehrine, Mersin’e müzik ve baleyi getirmiş.

Efsane sanatçı Yaşar Esgin’e, bütün hayranları gibi ben de teşekkür ediyorum. Size de Mersin’imize büyük hizmetleri dokunmuş büyük sanatçıya söyleşilerinizde yer verdiğiniz için çok teşekkür ediyorum.

 


ETİKETLER :
Diğer RÖPORTAJ haberleri

Yazarlar

MERSIN
Arşiv Arama
- -
Copyright © 2022 Günaydın Mersin Gazetesi Gazetesi Tüm hakları saklıdır.
pendik evden eve nakliyatkartal evden eve nakliyattuzla evden eve nakliyatevden eve nakliyat
Gazetemiz MEİGDER Üyesidir
Meigder